12/27/09

Apartman gezintileri..

Uyarı: Başlığa bakıp da aldanmayın sanatsal bir yazı değil bu=)

Öyle çok abartılı bir şekilde içmem içki. Kırmızı şarabı çok severim bak ama. Önüme her gün koysalar her gün içerim. Zaten neredeyse her gün içiyordum bir ara, şimdilerde ilaç kullandığım için alkol almıyorum. Şarabın yanında hatta bir de şöyle mayhoş frambuazlı hafif bir pasta olursa.. Envai çeşit peynirle de güzel gider tabii. Sigara zaten olmazsa olmaz..
Victor abi ne de güzel söylemiş:"Tanrı yalnız suyu yaratmıştı, insanlar ise şarabı yarattı." Ömer Hayyam'a da değinmek isterdim ama bu şarap mevzusunu farklı bir yazımda geniş geniş anlatmak istiyorum o yüzden malzemeyi harcamayalım efenim=)

Elit bir soroscu olmama rağmen halkın arasına inmek adına bira da içerim, severim :) Öyle ''ayyy bira da neymişşşş'' diye burun kıvıranlardan değilim. Yalnız Tuborg içmem bak. Tek içmeyeceğim marka o'dur sanırım bira konusunda. Biranın yanında da antep fıstıklı çikolata, bitter çikolata ya da badem güzel gider. En azından ben öyle seviyorum..

Rakı.. Ahhh bugünlerde öyle çok canım çekiyor ki.. Meze ve rakı. Balık da olur. Çok severim ben. Neyse lafı uzatmayayım yine çenem düştü benim. Ha bir de kendi kendime konuşuyorum kendi kendime cevap veriyorum ya çoğu zaman, işte ben onu gerçek hayatımda da yapıyorum. Hatta hep başıma gelir bir şeyler söylerim sesli olarak karşımdaki ''efendim'' der. Ben ''yok sana demedim'' derim. Alıştılar gerçi bana. Deliyim meliyim ama iyi kızım be=)

Bak yine laf lafı açtı, konudan uzaklaştım.
Şimdi sizlerle (birazdan okuyacaklarınız doğrultusunda hak verirsiniz ki) ismini vermek istemediğim birinin dün yaşadığı olayları aktaracağım.
Ben duyunca yataktan düştüm gülmekten. Yalan yok cidden düştüm.
Efenim benim ilerizekalı sevgili arkadaşım dün arkadaşında kalmış. Muhabbetti içkiydi falan.. Kafalar güzel olmuş.. Bizim ki abartmış 12 tekila ve + bir şeyler diyordu da oraya odaklanamadım neyse işte baya bi içmiş.(tekila olsa da içsek canım çekti:/) Bu hanım kızımız da dahil olmak üzere evdeki herkes sızmış. Sonra efenim bu abla gecenin bi yarısı kalkmış ilk önce vazonun içine işemiş. (Burada bi durup kahkaha atalım: hahahahah) Ondan sonra da üstündeki her şeyi çıkarıp anadan doğma bir şekilde apartman turuna çıkmış:S Ne kilot ne sütyen üstünde bir mont kapıdan çıkmış öylece apartmanda gezmiş sonra evin kapısını bulamamış. İşin en komik kısmına geldik şimdi.. Bu seksi kadını apartmandaki kapıcılar bulmuş(Anırabiliriz burada: AHHAHAHAHAH) Allahtan eve teslim yapmışlar =)))Bizimki onca rezillik yetmezmiş gibi kapıda arkadaşına ''aaa ben senin montunu almışım'' deyiğ kapıcının yanında soyunmuş=)))
Not: Evdeki arkadaşları yabancı olduğu için ingilizce bilmeyen kapıcı adama gidip: ''you problem problem'' demiş.
Kıssadan hisse: Siz siz olun, kapıcısına güvendiğiniz bir evde için. Hahahahah. Ne bekliyordunuz ya? İçkiyi abartmayın ağzınızla için cart curt diyeceğimi mi? Beni tanımamışsınız:D

Not: Üzgünüm alkollü çırılçıplak fotografım yoktu, kendi resmimle destekleyemedim bu sefer=(


Ha bir de bizim apartmana da mümkünse adonis kaslı boylu poslu böyle yakışıklı sarhoş abiler gelse ya keşke diye düşünmedim değil hani

:(((((

12/26/09

Ağlamak

Beni hüngür hüngür ağlatan şeyleri sevmiyorum.. Önce gözlerim dolmalı, ben gözlerimi kaçırmalıyım saklanmak için.. Sonra göz yaşlarım yavaş yavaş akmalı ki her bir damlasında o eşsiz acıyı hissedebileyim, her bir damlasının önemi olsun benim için. Acının da tadına varmak gerekir. Nasıl ki yemeği yavaş yavaş yemek gerekiyorsa zevk almak için, soyut olan şeyleri de yavaş yavaş sindirmeliyiz. Acıya da değer vermeliyiz onu yüceltmek için.

Hüngür hüngür ağladığım hiç bir şeyin önemi yok benim için. Onlar yalan.. İçimi sızım sızım sızlatan 'şey'ler'dir benim için 'gerçek'ler. Belki bir şarkı, belki bir resim, belki de eski bir fotograf. Gerçekler..

Gerçek... Nazan Öncel - Kunduram Sandukam Zembilim
kunduram su aldı da yürüyemiyom
diyorlar yar senden vazgeçmiş inanmıyom
içime korku düştü derdimi dökemiyom
kunduranı yama, dertlerini yama
ne şan şöhret isterim
ne servette aklım kalır
sen gidersin can gider, gerisi burda kalır
parası da pulu da yerin dibine batsın
sen bana ben sana hasret mi öleceğiz?
düşümde seni gördüm
uzanmış yatıyordun
bal dudaktan öptüm
sandukamda potur var, göynek var giyemiyom
menzilim uzaktır yanına varamıyom
dertlerin birini saysam birini sayamıyom
bir sevda türküsü tutturdum da gidiyom
düşümde seni gördüm
ayazda yatıyordun
koştum üstünü örttüm.
zembilimde katık var ekmek var yiyemiyom
lokmalar dizilmiş boğazıma yutamıyom
yıldızları görsem, denizi göremiyom
bir özgürlük çayına hasret mi öleceğiz?
düşümde seni gördüm
için için ağlıyordun
al yanaktan öptüm.


12/22/09

Uzun cümlelerimin nedeni ve sihirli değnek..


Söyleyeceklerimi ya da duygularımı ifade etmekte şu sıralar çok zorlanıyorum.. Kafamın içinde bir türlü toparlanamayan düşünceler var.. Birisini yakalamaya çalışırken ötekini kaybediyorum. Bir yandan duygularım da düşüncelerimi kovalıyor ve bazen arsızca kovuyor. Ya da tam tersi.. Mantığımla duygularımın arasındaki iletişimsizlik ve yer yer oluşan düşmanlığı bitirmek için adeta kendi kendimin elçisi oldum. Onları kaybetmek ve bulmak arasında gidip geliyorum. En önemlisi de düşünce ve duygularımın peşinden koşarken çok yoruluyorum. Bazen ''boşver Özge'' diyorum kendi kendime ama mantıksal Özge boşverse bile, duygusal Özge boşveremiyor. Bu yüzden duygular düşmanım oldu. Düşmana karşı direnip ayakta kalabilmek için, duygularımı dışarıya göstermiyor, gizli gizli saklıyorum onları kendi içimde. Ve içimde biriken duygular birikiyor birikiyor, biriktikçe düşmanla başedebilme kabiliyetim daha da azalıyor ve yine savaş ve yine başa dönüyorum.. İşte bu savaştır aslında benim anlatamadığım fakat anlatmak istediğim, anlatmaya çalıştığım bir türlü sonu gelmeyen kurduğum uzun cümlelerimin nedeni.. ''Dünyanın dişleri vardı ve canı ne zaman istese ısırabilirdi seni'' Dünyanın dişleri mi yoksa benim dişlerim mi beni ısıran?

Psikologlar hep aynı soruyu sorar ya hani: ''Elinde sihirli bir değnek olsa değiştirmek istediğin ne olurdu kendinle ya da kendi hayatınla ilgili?'' diye.. Geçen gün bana psikologum bu soruyu sorduğunda: ''Natalie Portman'la yer değiştirmek istiyorum ama boyum daha uzun olsun lütfen'' dedim. Dünya için ise; barış ve Afrika'daki çocuklara eğitim ve yemek götürülsün istiyorum. Unutmadan bir de hayvanları da unutmayalım değil mi? Onlara da barınak falan.. Sanırım 1.80'lik Natalie Portman olursam güzellik yarışmasında bu cevaplarımla birinci olabilirim :)

Şaka bir yana cidden Natalie cevabını verdim. Psikolog şaşkın bir şekilde yüzüme baktı. Sanırım onunla dalga geçtiğimi düşündü oysa ki espri yapıyordum. Tıpkı gülümseyen yüzümün ardında sakladığım kırık kalbim gibi. Acı çekmeye sanırım bağışıklık kazandım öyle ki kendi acılarımla dalga geçer hale geldim. Gülerken gözlerimdeki o hüzün daha da belli oluyor. Çünkü mutlu olduğum anlarda mutsuzluğum geliyor aklıma hep.

Kaç yüzüm var benim?

''içimde ve dışımda denizler sakin,
herşeyin kumandanı ben...
fakat, inanmayın bana,
lütfen!..
herşey dışta düzgün ve cilalı,
hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
o maske!..
altta ne güven, ne de rahatlık...
altta,
karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
gerçek ben!..
ama saklarım bu gerçeği savunuculukla
kimsenin bilmesini istemem
zayıf taraflarımı düşündükçe,
titrer ve sararırım...
ve başkaları görürse iç dünyamı...
gerçek beni ve yalnızlığımı!
işte, maskelerimi onun için takarım...''

Keşke şu üstteki satırları ben yazabilseydim.. Keşke Nick Cave'in aşık olduğu kadınlardan biri ben olabilseydim. Keşke Mata Hari gibi ölüme giderken gözlerimi bağlatmayacak kadar cesaretli ve soğukkanlı olabilseydim. Keşkeler keşkeler.. O kadar çok keşke var ki. Ah be doktor bey hangi birisini söyleyeyim sana? Hayır doktor bey, kendimle ya da hayatımla ilgili değiştirmek istediğim bir şey yok. Hatta sihirli değnek de istemiyorum.. Sihirli değneğimle kendimi değiştirirsem ben ben olamam ki. Maskelerimi kaybederim. Onlarsız yapamam ben.. Maskelerim olmazsa eğer, maskelerimi takmama gerek olmadığını hissettiğim birini bulamam. Ve yapayalnız ölürüm. Yalnızlık nasıldır bilir misin doktor bey? Seni seven ve sana değer veren onca insan varken, kendini yalnız hissetmek nasıl bir histir bilir misin? Bilme..

Ama şimdi bir kumsalda deniz kenarında tek başıma olmak isterdim bak.. Ellerim kumda, ayaklarım denizin kenarında.. Bir yandan da Brett Anderson'ın şarkısı çalsın. Olma mı?
*Evet o resimdeki görünmeyen şahıs benim =)

12/21/09

Sylvia Plath'e şarkı..

BAYAN LAZARUS

İşte yine yaptım
Her on yılda bir
Böyle bir tane beceririm

Bir tür ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak,

Sağ ayağım

Tüy kadar hafif
Yüzüm ifadesiz, incecik
Yahudi kumaşından
.

Çözün kundağı
Ah, sevgili düşmanım.
Korkutuyor muyum? -

Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
Acı nefesi
Ertesi gün yok olacak.

Yakında, çok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde, etimde olacak

Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.

Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

Bu Üçüncü Sefer.
Ne lüzumsuzluk
On yılda bir imha.

Bu ne çok iplik.
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için

Ellerimi ayaklarımı çözmelerini -
Muhteşem soyunmalar.
Baylar, bayanlar

Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

Ben de onlardandım, tek tip kadın işte
İlk seferinde on yaşındaydım.
Kazaydı.

İkinci seferinde istedim
Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
Üstüstüme kapaklandım.

Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan
Solucanları

Ölmek
Bir sanattır, herşey gibi.
Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

Güneşli bir günde geri gel
Aynı yere, aynı yüze, zalim
Eğlenen çığrışlara:

'Mucize!'
İşte bu yere yıkar beni.
Ama bir bedeli var.

Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
Kalbimi dinlemenin ----
Hakikaten çalışıyor.

Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
Bir sözün, veya bir dokunuşun.
Ya da biraz kanımı akıtmanın.

Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
Eee, Herr Doktor.
Eee, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben,
Paha biçilmez,
Altın topu bebeğinizim

Bir çığlığa eriyen
Dönüyorum ve yanıyorum.
Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

Kül, kül -
Külü eşele bak.
Etten kemikten eser yok----

Bir kalıp sabun
Bir nişan yüzüğü
Altın bir diş.

Herr Tanrı, Herr Şeytan
Savulun
Savulun.

Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıtır çıtır adam yerim.

Sylvia PLATH

Çeviren : Enis AKIN


Emilie Autumn - The Art Of Suicide

*Bu şarkıyı dünyanın en yürekli ve gururlu kadını Bayan Lazarus, Sylvia Plath'a armağan ediyorum. Onu sadece filmden tanıyanlar o kadar yanlış tanıyorlar ki.. Bırakın filmi, eserlerini, günlüğünü okusanız bile anlamanız o kadar zor ki, çünkü o gerçek bir şair ve yazardı. Hayatım boyunca anlamaya çalışacağım onu.

Plath'tan sonra intihar eden Sylvia'nın ölümcül sıska Marilyn Monroe’su ve gerçek düşmanı;

Assia Wevill

.. Ona da armağan olsun...

"Neden yazı yazdığımı mı soruyorsunuz bana? Zevk mi alıyorum? Değer mi? Peki para kazandırır mı? Öyleyse bir nedeni var mı? yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var..."

#yüzyılınbitkisi Canan Arıtman



ŞU LİNKİ VERMEDEN DURAMADIM. EY CANAN ARITMAN SEN DE BİTKİSİN. HEM DE YÜZYILIN BİTKİSİ.

Yozdil (Kendisi gibi başlığım da ''sade'' olsun istedim)

İlk önce şunu söylemek isterim ki Okan Bayülgen'in programını Ahmet Hakan gibi televizyonun önünden geçerken izlemiyorum. Hatta ben izdivaç programlarını da izliyorum bazen. Hem gündeme dair neler olup bitiyor takip etmek ve eleştirmek hoşuma gidiyor hem de izlerken eğleniyorum ve gülüyorum. Yalnız magazin haberlerini sadece internet üzerinden takip ediyorum. Onları televizyondan takip etmeyi sevmiyorum. Zira pek hoşuma gitmiyor, sesini özellikle değiştiren abilerin ''şok şok şok kim kiminle kimin bmw'sinde yakalandı'' buğulanmış görüntülerini salaklara anlatır gibi alt yazı eşliğinde izlemek. Hoş artık magazin sitelerinin ve gazetelerin de bu konuda onlardan eksik kalır yanı kalmadı. Filmlerde ya da dizilerde olan şeylere bile sanki gerçekmiş gibi manşet olarak başlık atıyorlar. Sanırım bu konuda en çok Hürriyet Gazetesi'ni eleştirebilirim. Kaldı ki sadece magazinde değil; spor, gündem, siyaset, yaşam ve benzeri her konularda da bunu yapabiliyorlar. Bazen kendi kendime ''yahu şu gazeteye beni işe alsalar yazık, acıyorum'' diyorum. Ya da 'bu editorlere bu kadar para vermelerine' içim acıyor, canım yanıyor. Sonra kendi kendime diyorum ki; ''Hürriyet'in tek eksiği bu değil ki?'' Sinirlerinizin bozulması için her gün Hürriyet okuyun, çok işe yarar! Beni tanıyanlar en çok Yılmaz Özdil'e küfrettiğimi bilirler. Hatta bazen çıldırıyorum ''yahu bu adam boşu boşuna niye para kazanıyor'' diye.. Türkiye'de bir Yılmaz Özdil fanlığı durumu var. Tv'de magazin programlarını 24 saat izleyen fanlara benzetiyorum aslında bunu ben. Yılmaz Özdil, sürekli yazılarında(şiirlerinde) ''Atatürk'ün izindeyim'' mesajını verip, Ak parti'ye yerli yersiz küfrediyor ya hah işte bu bizim bilinçsiz ve siyasetten anlamayan halkımızın çok hoşuna gidiyor. Yani bir nebze halkın nabzına göre şerbet veriyor Yılmaz ağabey. Bir de bizim halkımız bilirsiniz uzun yazıları sevmezler, okuma alışkanlığımız pek yoktur.(Bu yüzden Yılmaz Özdil fanlarının benim yazılarımı okuyamayağını ve bana saldıramayacağını biliyorum:p) Yılmaz bey, iki kelime bir ''enter'' şeklinde yazınca, Türk'lerin pek hoşuna gidiyor. Fena mı? Okuması kolay falan.. Savunmaya gelince ise söyledikleri tek bir şey var: ''Önemli olan yazının uzunluğu değil, içeriği'' Başka cevapları yok savunmak için. İyi de bu gazetecilik değil ki? Sen orada şiir köşesi yapmıyorsun? Sonra cevap verince susup pusuyorlar. Çünkü; siyasetten anlamayan insanlar, daha ne demek istediğini bile anlayamayıp Yılmaz ağabeyin ağdalı laflarına tav oluyorlar. Şimdi size bir şey söyleyeyim.. Bakın bir gün deney yapalım.. Yılmaz ağabey'in kaleminden aktarmış gibi saçma sapan(ki zaten saçma sapan şeyler söylüyor) anlamı dahi olmayan cümleleri iki kelime bir ''enter'' şeklinde yazalım. ''Off çok güzel yazmış Yılmaz Özdil'' demezlerse benim adım Özge değil, bu derece eminim yani :) Çünkü o da farkında, ''Ne yapsam satar teeey'' havalarında, emek vermeden yapıyor işini. İş?
Neden Yılmaz Özdil?
Çünkü;
1) Sözde ya da sözde olmayan sol kesimin kafasında varolan tek şey: İktidardaki Ak parti kötü pis kaka'dır.
2) Chp gibi Atatürk'ün yolunda ve izinde giden muhteşem bir parti var(cggdfdsafwf error verdim kusura bakmayın:) Ve Yılmaz onları hep korur kollar.
Sanıyor musunuz ki Ak parti değil de başka bir parti olsaydı iktidarda, Yılmaz ağabey onlara da bok atmazdı? Hayır yine atar. Çünkü adam çözmüş Türk halkının ne istediğini, Türkiye'deki insanların çoğunun kendini kültürlü sanan cahillerden oluştuğunu ki bu cahil insanlardan daha tehlikeli ve Yılmaz için daha ''kazanç''lıdır.
En kolay yol sürekli ''eleştirmek''tir çünkü.
Televizyondaki magazin programlarını 24 saat takip eden fanlarla Yılmaz Özdil fanlarının benzer yönü ise; bilinçsiz, önüne ne konulursa yiyen ve eleştirilen herhangi bir sanatçıdan tatmin olması durumu. Hani Okan'ın yaptığı gibi aynı.. Neden seviyor Türk halkı Okan Bayülgen'i? Çünkü: ''Ben sizi anlıyorum, ben sizdenim'' mesajı veriyor insanlara, medya arkasında 'celebrity'leri eleştirirken. Fakat konuk olarak aldığında o insanları nedense birdenbire misafirperver kesiliyor. Yılmaz Özdil dönekliği gibi tıpkı. Yılmaz da bir ay önce a deyip, bir ay sonra b diyebiliyor. Neden? İşine öyle geliyor çünkü. Ve benim saf halkımın popüler kültürün etkisi nedeniyle hafızası maalesef pek iyi olmadığından, bunları hatırlayamıyor bile. İşte buradan da anlıyoruz ki Yılmaz Bey popülist bir yazardır. En provokatif yazılara, en kaba üsluba, en 'kahve ağzına' sahip ''gazeteci''dir. Bir şey yazmaz aslında sadece reytinglere ve halka oynar yazılarında. Dediğim gibi genellikle ilkokul düzeyinde yazar. Kendini tekerrür eder, 'amacı' tamamen farklıdır.
Cem Uzan'ı, Genç Parti'yi, Star Gazetesinde ve bilumum yerlerde zamanında ''para'' için desteklediğini bilen, geçmişini de iyi araştıran insanlar belki daha iyi anlarlar ''amaç farklılığını'' Yılmaz ağabeyin. Demiştim bir yerde, yine diyorum. Yılmaz Özdil'in yazdıklarını benim küçük kuzenim de yazar hem de tuvalette yazar. Eğer bu kadar ahey ahey halay modundaysanız, halkın arasına inen birisinin varlığını seviyorsanız, bir kahveye gidin inanın orada daha mantıklı şeyler duyarsınız. Hem de üslubuna, raconuna uygun olur. Ya da arkadaşlarınızla çağrışım oyunu falan oynayın, Yılmaz Özdil'in çizgisini başarıyla yakalarsınız.

“Ne Anayasa Mahkemesi çözebilir bu işi, ne savcı, ne polis, ne de bana göre işlevini yitirmiş olan Meclis...” diyebilmiş bir 'adam'

Tabii yaaa büyük ordumuz sen çok yaşa şak şak şak

Yarınki yazısı için alternatif:

ot
***
bok
****
akp gebersin
****
çağdaş şehir izmir
*****
teröristler gebersin
********
analar ağlamasın
******
vay benim vatandaşım
******
Valla, kendim yazıyorum diye söylemiyorum ama, güzel yazı oldu galiba... Elime sağlık yani. (Bunu cidden demişti ya şaka gibi.. )

*Onur Öymen gibi yüzyılın bitkisine de hümanist, beyefendi, kibar, karıncayı incitmez bir diplomat demişliği vardır kendisinin. E daha ne diyeyim?


Not: Bu sade yazımla Yılmaz Özdil'e rakip olabileceğimi düşünüyorum. Başlıklara da hem gülücük falan koyabilirim ya da *_* daha atraksiyonlu smileylar yapabilirim. Beni de işe alın!!! Hem Ahmet Hakan gibi magazine de el atabilirim!!!

12/19/09

Artık rahat bırakın aşkı ve cinselliği!

Uzun zamandır hep aynı soruyla karşılaşıyorum, depresyonda olduğumu söylediğim zaman.
Efenim sorulan soru şu: Sevgilinden mi ayrıldın?

Örneğin bir keresinde twitter'da kanalbilmemnede şu program var diye tweetlemiştim. Ardındanda ''Ve bitti'' yazmıştım..
Anında on tane direct message geldi. Ne bitti? N'oldu? vs..

Açıklıyorum: Program bitti.

Bu toplumun bana kalırsa iki tane hassas olduğu konu var.
1. Aşk
2.Cinsellik

Aşk..
Her depresyonda olan insan aşk acısı çekiyor demek değildir. Hele ki hayatta insanın başına gelen en kötü şey; aşk acısı hiç değildir. Aşkına karşılık alamamak, aldatılmak vs 'aşık olduğun zaman' en kötü acı olabilir ama geçer ve biter.. Bazı şeyler vardır hayat boyu unutamazsın. Ölüm, insanın en güvendiği ve değer verdiği dostundan tabiri caizse kazık yemesi.. böyle devam eder bu. Yani daha ciddi acılar da va aşk acısından. Peşini bırakmayan, bir türlü unutamadığın, seni allak bullak eden..

Aşk; tutkudur. O ana kadar hiç şiir yazmayan adama bile şiirler yazdırır sevdiceğiyle ilgili. Öyle ki insan ''eğer bir gün 'o' giderse, biterse bu ilişki, ben yaşayamam'' bile diyebilir. Gururlu bir insanı gurursuzlaştıran tek şey belki de aşktır. Ben çok gururlu bir kadınım. Dezavantaj bu benim için belki de ama öyleyim. Ama kendimi kaybettiğim dönemlerim oldu, beni gururumdan eden tek şey; aşk idi.. Amma velakin zaman geçtikçe insan büyüyor, duygularını da kontrol etmesini öğreniyor. Hoş büyüyemeyenler de var hala.. Paranoyak erkekler, paranoyak kadınlar.. En çok karşılaştığım vaka bu sanırım :)
Ben duygusuz bir kadın değilim. Dışarıdan soğuk gözükebilirim, her şeye espriyle yaklaşırım, tarzım budur fakat sadece ''kendimi korumasını öğrendim'' hayatta kalabilmek ve incinmemek adına..

Daha yaşım çok genç olmasına rağmen, bir çok şey yaşadım. Bunlar için ''keşke hiç yaşamasaydım'' demiyorum ama hiç. Örneğin; üç defa evli olduğunu saklayıp bana farklı şekilde yaklaşan adam oldu hayatımda. Bir kadın adamın evli olduğunu bile bile ilişki yaşayabilir, duygusal anlamda bir şeyler besleyebilir bu konu hakkında yorum yapmayacağım(o durumu bilmeden değerlendirmeler yapmak ya da insanları yaftalamak beni aşar) fakat saklanarak veya kandırmaya yönelik yapılan bir şey, o insanın insanlığını, vicdanını sorgulamama neden olur. Dördüncüsünde de ilk ikisinde yaptığım gibi temkinli yaklaştım ve kendimi korumayı başarabildim. O yüzden yaşadığım bütün ismi konmamış ya da konmuş ilişkilerimden pişman değilim. Eğer hayat laylaylom şeklinde olsaydım, çok kötü durumda olurdum şimdi.

Hep şunu örnek veririm aşk konusunda:
Nazım Hikmet'in en büyük aşkı Piraye'ydi. 15 yıl boyunca hapiste Piraye ile mektuplaştı. Hatta; "Çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum" demişti bir mektubunda.. Ve hapisten çıktı.. N'oldu? Bitti büyük aşk. Nazım başka birine aşık olmuştu. Ve sonra, başka biri...

Demek istediğim şu: Unutamam dediğiniz bütün aşk acıları unutulur..

Ha bu arada, Aşk acısı çekmiyorum=) Ve insan her döneminde illa bir ilişki yaşayacak ya da birinden hoşlanacak diye bir kaide de yok arkadaşlar.

Cinsellik..
Bir gün friendfeed'de bir feed açmıştı birisi, tam olarak hatırlayamıyorum ama özet olarak feed'in konusu şu idi: Lezbiyenlik hastalıktır..
Bu konuyu tartışmayı bile lüzumsuz görüyorum fakat dayanamayıp bir kaç şey söylemiştim orada bu konuyla ilgili. Sonra yorumlar ilerledikçe karşılaştığım manzara beni şoka uğrattı.. Aman tanrım daha lezbiyen, homoseksuel, gay tanımlarını bilmeyen insanlar bu konu hakkında kesin hükümler vererek yorum yapıyordu.. Sonra hepsini teker teker açıklayarak daha fazla dayanamayacağımı anlayıp yorumlarıma son verdim.
Sonra bir gün şöyle bir feed açtım:
''Gel sevişelim dese sevişeceğim tek kadın Scarlett sanırım. Umarım gugıl'da ismimi aratınca bu feed çıkmaz direkt. Hain gugıl ff'deki en abidik feedlerimi çıkarıyor arama sonuçlarında:/''
Sonra toplum değerleri vah vah yazık vs gibi yorum yapanlar oldu. Ya da kafalarında 3'lü fanteziler kurup, bunu terbiye sınırlarını aşarak söyleyen insanlar oldu. Ve en çok yorum aldığım feed bu feed'di sanırım. Bakın, inceleyin en çok yorum yapılan konular ya ''aşk'' temalı olanlar ya da ''cinsellik'' ile ilgili olanlardır. Neden? Çünkü; toplumumuzdaki insanlar hala bu konularda bastırılmış duyguların esirleri. Kimisi kendi cinsel kimliğini kabullenememenin ezikliğiyle saldırılarda bulunuyor, kimisi ise hayattaki başına gelebilecek en kötü şeyin, 'aşk acısı' olduğuna inanıyor. Ve bunların temelinde de her zamanki gibi eğitimsizlik ya da 'kendini bir şekilde geliştirememe' yatıyor. Bir espri yapıldığında dahi, insanlar ''ciddi'' olarak algılayabiliyor. Neden? Çünkü; toplum olarak o kadar ''alıngan'' olmuşuz ki. Neden? Çünkü; kendimize güvenmiyoruz. Neden? Çünkü; bilmiyoruz.. Bilmeden konuşuyoruz..

Yazıma son verirken iki tane şarkı paylaşmak istiyorum sizinle..
Pamela Spance - Şuna da Bak
Vitamin - Aşkın Gözyaşları
Evet çok duygusal bir kadınım ben! Haha (:

Not:Söylemeyi unutmuşum.. Geçenlerde last fm'ime bir mesaj geldi... Hatunun biri yeni hesap açmış, açtığı anda bana mesaj atmış.
Mesaj şu idi: Tamar - Zede
Okudum ve ? oldum. Sonra biraz düşününce ne olduğunu anladım. Meğer hanımkızımız kendi kafasında benim çok sevdiğim arkadaşım Hakan Tamar'ın ''zede'' si olduğumu düşünmüş, Hakan'ın shoutbox'ına iki ay önce attığım mesajdan dolayı. Ve bloguma girip depresyon yazımı görmüş, kendi kafasında bu ikisini birleştirmiş..
E be kızım e be kızım yani ne diyeyim ben sana şimdi?
Üç dört gün önce de bir arkadaşımdan hoşlanan hanımkızımız aralarının bozulunca tesadüf benim bloguma rastlamış benim yine ''depresyon'' yazımı okuyunca kendi hoşlandığı çocuğa aşık olduğumu düşünmüş.
Ben de kendimi adeta magazin habercilerine kameralar önünde bir basın açıklaması yapma ihtiyacı duydum:p
Sevgili kadınlar, biraz gurur yahu. Bu kadar kıskanç ve paranoyak olmaya lüzum yok. Özgüveni olmayan bir kadını erkek olsam istemezdim!

*Cinselliği şaka ya da ciddi insanlar önünde ya da arkasında konuşanlara değil, konuşanlara saçma sapan tepkiler verenlere şaşırıyorum ben. Lütfen ''özel'' olmalı mantığından kurtulun artık. Kime göre özel? İstemiyorsanız okumazsınız.