2/26/10

Özlüyorum.



Çok özledim..
Çok özlüyorum. Aklıma öyle süslü, fiyakalı kelimeler gelmiyor bu sefer. Her seferinde bu sayfayı açıp bekliyorum. Yazmak istiyorum içimi boşaltmak istiyorum ama olmuyor. Bakıp duruyorum sadece. Ne desem? Nasıl başlasam? Seni çok seviyorum mu desem? Sensiz çok yalnızım diye mi başlasam? Çok basitmiş gibi geliyor bana bu cümleler. Sanki haketmiyor o böyle basit bir dille yazılmış bir yazıyı diye düşünüyorum. Saçma evet ama ne bileyim öyle düşünüyorum işte.

Ama çok özledim diye yazıma başlamayı uygun gördüm. Çünkü aklıma ilk gelen şey; deli gibi özlediğim ve özlüyor olduğum. Hep içime attım sızılarımı, acılarımı. Kimseye belli etmemeye çalıştım. Neden? Özge çünkü güçlü biri. Ağlamamalı. Ağlarken kimse görmemeli. Takmamalı kafasına hiç bir şeyi. Eğer anlatırsam insanlar ''bak kendisini acındırıyor'' derler diye düşünüyorum bazen ya da ''yazık kıza ya'' diyecekler diye çekiniyorum. Hoş birincisini diyen de oldu.. :)

Bilemiyorum ben bir insanı üzdüğüm zaman ''aman salla ya'' diyemiyorum. Tanımasam bile. İçim bir türlü rahat etmiyor. Hatta haklı olsam bile. Karşımdaki insanın art-niyetsiz olduğuna kendimi inandırmaya çabalıyorum istemsiz bir şekilde. O yüzden hiç kindar olamadım hayatım boyunca..

Acaba diyorum ''o'' olmasaydı ben böyle olabilir miydim? Ben böyle vicdanlı, gururlu ve insanlara koşulsuz bir şekilde güvenini veren biri..

Bilemiyorum olur muydum, olmaz mıydım ama ''o'' öyleydi.

Hayatımda hiç unutamadığım kesitler var. Bir türlü gitmiyorlar aklımdan.
Küçükken annemin yatak odasında yatarken seslere uyandığım an mesela.. Feryatlar, çığlıklar.. O an anladım. Yastığa gömdüm yüzümü uyandığım belli olmasın diye. Kimse ağlamamı görmesin diye. Sonra komşumuz gelmişti odaya başımı okşamıştı ben uyumuşluk numarası yaparken. Bir iki gün sanırım bana söylemediler. Ama ben biliyordum babamın gittiğini ve bir daha dönmeyecek olduğunu. Küçükken de böyleydim işte.. Ağlamamak için tüm gücümle yüz kaslarımı kastığımı ve yutkunmamaya çalıştığım o anı unutamam.

Teyzem ve anneannem gelmişti memleketten. Onlar bizim odamızda kalıyordu. E tabii bize de gün doğmuştu, yemek odasındaki televizyonlu odadaki(babamın en sevdiği oda- ve bizim de) çekyatta yatacaktık televizyon izleyerek, şımaracaktık :) Sonra birden bire ev halkı ayaklandı. Babam tek gözünü açamıyordu. Açamadı bi türlü lanet olsun. Sanki açar birazdan gibi geliyordu bana ya da açabilir engel olabilir gibi geliyordu. Küçükken bayılınca insanların hiç bişiden haberdar olmadıklarına bi türlü inanmaz, etraftaki sesleri duymaları gerektiğine inanırdım. Sanki ben bayılırsam bir gün ayıldığımda hepsini hatırlayacakmışım gibi düşünürdüm. Onun gibi bir şey bu da. Açardı benim babam gözünü. O benim gözümde Tanrı gibiydi çünkü. Ne isterse o olurdu, onu yapardı. O benim gözümde Tanrıydı çünkü her gece yatın eşek sıpaları diye bizi yatağa kovalayıp uyuyor numarası yaptığımızı bildiği halde çaktırmadan yanağımızdan öpüp geceleri üstümüz açıldığında gelip üstümüzü örten biriydi. Benim beşiğimi bozup bana çalışma masası yapan biriydi. Bana eğriyi doğruyu terbiyeyi öğreten biriydi. ''Sokakta yemek yemeyin kızım aç olan çok insan var'' diyebilecek kadar vicdanlı biriydi. Bizi böyle yetiştirdi...

Annem babamı hastaneye götürmek istedi ama babam o kadar saygılı bir adamdı ki, pijamasını çıkarmak istedi, pantolonunu giydi iki dakikada. Sonra teyzem ben de geleyim dediğinde ''Hayır sen çocukların başında kal'' diye hala bizi düşünüyordu o durumda bile.. Onu son görüşüm o gün oldu işte..

Evdeki feryat sesler yükseldikçe korkuyordum. Ağıtlar yakılıyordu. Çığlık çığlığa, çok ürkütücüydü hâlâ aklıma geldikçe gerilirim. Zaten o günden sonra hiç bir cenaze evine ya da cenazeye gidemedim...

Memlekete gittik çünkü naaşının babasının yanına gömülmesini vasiyet etmişti. Adettir bizim oralarda ölü evine mezara götürülmeden önce naaş getirilir kefeniyle. Pencereden dışarı baktım. Çıkamadım ben. Öpemedim son bir kez. Sadece bembeyaz yüzünü gördüm ve ağladım. Sadece o gün ağladım.

Yeniyıla giriyorduk.. Babam biraz sert mizaçlı biriydi aslında pamuk gibi kalbi vardı ama ''baba''ydı. Hayatımda hiç onu dans ederken görmemiştim. Ama son yeni yılımızda yani iki ay önce falan kızlarıyla deli gibi dans etti. O görüntü bi türlü gitmiyor gözümün önünden.. Benim bütün çocukluk anılarımda babam var. Ayaklarım yardımıyla kapıya tırmanışımda beni omzuna aldığı, küçükken eve getirdiği ayda bir çikolatalı gofretler, her gün kreşe giderken annemin ona hazırladığı tavuklu sandviçi bana vermesi serviste, karşıdan karşıya geçerken kırmızı atkımı burnuma kapatıp egzoz gazlarından beni korumak için ''nefesini tut'' dediği anlar, kreşten çıktıktan sonra ''baba salıncak'' diye tutturmam ve her seferinde bıkmadan beni sallaması servis gelene kadar.. Bıyıklarıyla oynamam, hatta saclarını eciş bücüş yapıp emo yapmam babamı =) Okula gitmeden önce saçımı örmesini ve en önemlisi de geceleri saçımı okşayarak uyutması.. O gittikten sonra ne anneme ne ablama ne de sevgilime saçlarımı okşattım. Zaten onun gibi okşayamazdı ki kimse. Okşayamıyordu. Annem okşadığında ''ya sen babam gibi okşayamıyosun bırak'' diyip babama giderdim :) Her yerde o. Her anımda. Karşımda fotografı. Düşüncelerimde resmi. Ağladığım ya da üzüldüğüm zaman sadece babamın omzunu arıyorum. Küçükken ona anlatırdım üzüntümü sevincimi. Ona naz yapardım n'apayım. O gidince çok yalnız kaldım. Kimse dolduramıyor yokluğunu. Eh dünya fani böyle yaşamayı öğrenmemiz gerek. Herkes ölecek ölümlü dünya. Evet biliyorum bunları ama öyle olmuyor ki.. Bugün şöyle bir yazı gördüm: http://ff.im/gz621
Yazı çok güzel duygulandım ama en çok bu feeddeki aglea'nın dediği; ''çok özledim şimdi babamı. çok. 2 saat önce konuştuk halbuki. "kuzum" diye açtı telefonu.'' yorumunu görünce üzüldüm. O anda gözlerimden yaşlar akmaya başladı.. Kıskandım. İmrendim. Keşke bana da kuzum diyen boynuna sarılabileceğim bir babam olsa. Çok küçük yaşta veda etti bana. Tam ihtiyacımın olduğu dönemlerde.. Sadece çocukluk anılarımda kaldı babam. Bir insanın en çok özlediği zamanları.. Keşke keşke keşke eeeh evet ağlıyorum. Bu sefer içimi dökmek istedim paylaşmak istedim. Bir kere de yutkunmadan ''benim babam öldü'' demek istedim. Pencereye hâlâ bakıyorum =) Gelir belki diye hayal ederdim küçükken. Türk filmlerindeki gibi tıpkı=) Önceden de demiştim zaten bunu. Neyse.. Diyeceğim odur ki gelmeyeceğini biliyorum ama hâlâ bakıyorum pencereden..

Ölüm yıldönümüne yaklaşık bir hafta kaldı. Her yıl olduğu gibi evden kaçıp akşama kadar oyalanacak bir yer bulmalıyım kendime, kendimle baş başa kalabileceğim bir yer. Kuğulu Park olacak her zamanki gibi sanırım yine=) Küçük sümüklü çocukları izliycem. Anne ve babalarıyla etrafa verdikleri mutluluk tablosuyla kendimi tatmin edeceğim, babamı hatırlayıp iki damla göz yaşı döküp öyle anacağım.. Sen benim için Tanrısın. Sen benim her şeyimsin. Sen benim gözümde dünyanın en iyi babasısın. Bütün aşkların vadesi vardır.. Ben sana aşığım ve sadece sana aşık olacağım sonsuza kadar.

Not: Normal bir yazı, hayatın anlamı falan yok, allah belanı versin adaletin bu mu dünya isyanları da yok, salya sümük ağlatacak bir yazı değil basit alelade sadece beni salya sümük ağlatan bir yazı, zaten o yüzden ''normal'' oldu=)

2/14/10

My Loveeeeeee

26-46 yaşları arasında,
En az 1.75 boyunda,
Tercihen adonisli,
Tercihen esmer ya da kumral,
Sakal bıyık kombinasyonunu üzerinde başarıylaN taşıyabilen,
Gülünce yüzünde güller açan<3,
Gözlük takınca karizmatik olan,
Tercihen koç, yay burcu fakat ikizler ve balık burcu olmayan,
Okumuş, görmüş geçirmiş, kültürlü, asil,
Film izlemeyi çok seven,
Müzik dinlemeyi de çok seven,
xxx,
Arabası evi katı bir de tercihen yatı olan,
Dövmeli, sigara içen
Döşünde gılı olan,
Gaşlı gözlü olan tercihen burnu ve diğer organları da tam olan,
Bir beyleN sevgililer günümü geçirmeye talibim.

Adaylar:


Kalp kalp kalp <3




2/7/10

İlber, Celâl ve Mustafa

İlber Ortaylı: 1947 yılında Bregenz, Avusturya`da Stalin'in uygulamalarından ve sürgünden kaçan bir Kırım Tatarı ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Ankara'da tamamladı.1965'te Ankara Atatürk Lisesi'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi(1968) ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Tarih bölümünü bitirdi.Viyana Üniversitesi'nde Slavistik ve Orientalistik okudu...

http://www.stargazete.com/politika/ilber-hoca-mhp-lilere-ders-anlatirken-costu-haber-242866.htm


A. M. Celâl Şengör: 24 Mart 1955’te İstanbul’da doğdu. 1973 yılında Robert Academy’yi bitirdi, 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog olarak mezun oldu. 1979’da master, 1982’de de aynı üniversiteden doktora aldı. 1981’de İTÜ Maden Fakültesi, Genel Jeoloji kürsüsüne asistan oldu. 1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’nin “Başkanlık Ödülü”nü, 1986’da TÜBİTAK’ın Bilim Ödülü’nü aldı. Aynı yıl İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında doçent oldu...

http://www.nethaber.com/Toplum/53641/Turbanin-serbest-birakilmasina-karsi-cikan-Prof-Celal

Mustafa Akaydın: 24 Nisan 1952 yılında doğdu.

İlk öğrenimini TED Ankara Koleji'nde, lise öğrenimini de Ankara Fen Lisesi'nde tamamladı. 1975 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. 1979 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden genel cerrahi uzmanlığını aldı. 1980 yılında görev aldığı Akdeniz Üniversitesi'nde 1982 yılında yardımcı doçent, 1984 yılında doçent ve 1992 yılında da profesör unvanını aldı. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği kurucu üyesidir.

http://www.gencbilim.com/Haber/Akaydin-GATAyi-camiye-benzetti_61333.html

http://www.moralhaber.net/haber_detay.php?haber_id=71573

TSK ve postallarla pek bir sevişgen olan İlber Ortaylı'ya, Celâl Şengör'e , Mustafa Akaydın'a ve bu üç 'bilim adamı'nın tüm şu dediklerini hala fanatik bir şekilde savunup, ''bilim adamlığını eleştirmeyin yæææææ'' diyenlere sevgilerimi(!) gönderiyorum.

Yorum yapmaya bile ilk defa gerek duymuyorum.


1/21/10

Bat For Lashes


Sigara & Kahve + Bat For Lashes
Saat: 03.05. Bir yandan kahvemi yudumlarken, bir yandan sigaramdan bir nefes çekiyorum, yetmiyor bir nefes daha çekiyorum (Sigara sağlığa zararlıdır!). Playlistimde şu anda Bat For Lashes çalıyor. Beğendiğim ve tutuklu kaldığım şarkılardan ikişer üçer tane attım winampıma, araya serpiştirdim ki birkaç kez dinleyebileyim. Şarkıları dinlerken hayaller alemine dalıyorum. Kendimi kara filmlerin üstadı Lynch filmlerindeymişim gibi hissediyorum. Bilinmezliğe, anlamsızlığa ve gizeme doğru yol alıyorum. Adeta kendi zihnimde hapsoluyorum. Bir yandan üzülüyorum Natasha Khan’ın telkinsizlik hissiyatı veren şarkılarını dinlerken. Bir yandan da tekrar tekrar dinleme isteği uyandırıyor şarkılar bende. Evet evet ancak Lynch filmlerinde olabilir bunlar. Gizem, Karanlık… Lynch ‘’Gizemi ve bilinmeyeni severim; neler olup bittiğini bilemediğim için karanlık ortamları da severim’’ demişti ya hani? Bat For Lashes’ın vokali Natasha Khan da gizemi ve karanlığı seviyor olsa gerek.
Adım Adım
Bat For Lashes, Pakistan asıllı İngiliz şarkıcı, şarkı yazarı, multi – çalgıcı(gitar, piyano, davul, harp..), yetenekli kızımız Natasha Khan’ın bir projesi. Hemşirelik okulunda öğretmenlik yapıyordu. Öğretmenlik yaparken bir yandan da ilk albümü için çalışmalara başlamıştı. Parası yoktu ama hayalleri vardı. İlk single’ı Wizard’ı kendi olanaklarıyla plak formatında yayınladı. Daha sonrası çorap söküğü gibi gitti ve 2006’da ilk albümü Fur And Gold’u nihayetinde piyasaya sürdü.
Mercury’i Kazanamadı Ama Thom Yorke’u Kazandı!
O kadar başarılı bir albüm(dü) ki bu, insanlar yavaş yavaş farketmeye başladılar Khan’ı. İngiltere de sessiz kalmadı bu albüme. 2007’de İngiltere’nin en prestijli ‘’ Mercury Müzik Ödüllerine’’ aday gösterildi. Herkes kazanacak gözüyle bakıyordu, emindi onun bu ödülü kazanacağına ama sonucunda Klaxons kazandı. Mercury ödülleriyle kendini gösteren Khan, Radiohead’in aşmış insanı Thom Yorke’dan ve çokça karşılaştırıldığı aşmış insan Björk’den güzel tepkiler aldı. Hatta öyle ki, Thom Yorke, Horse And I şarkısının başındaki klavseni duyduğu an büyülendiğini itiraf edip, 2008 Avrupa turnesine kişisel olarak davet etti Bat For Lashes’ı. Thom Yorke’u da arkasına aldıktan sonra Khan’ı kim durdurabilirdiki artık?
O Sadece Natasha Khan, Bat For Lashes
Merdivenleri yavaş yavaş ve temkinli bir şekilde çıkıyor Bat For Lashes. Birçok isimle mukayese ediliyor, yarıştırılıyor. Björk, Kate Bush ,Tori Amos, Feist.. hatta Pat Benatar’a kadar gidiyor bu isimler. Bana sorarsanız eğer; Sad eyes’ta Feist, Sleep Alone’da Pat Benatar ve en çok sevdiğim, muazzam, ışıltılı parıltılı şarkısı What’s A Girl To Do’da Björk’e benziyor. Aslında demeye çalıştığım şey; Natasha Khan, Natasha Khan. Neyse en azından kendinin de bir röportajında ağzından kaçırdığı gibi Britney’e benzetilmiyor:p
Şaka ya da Şeker
Ürkütücü, tüyler ürpertici, üzücü, dramatik, lirik, epik, kadınsı, şehvetli, parıltılı ışıltılı, fantastik, mistik, kalbi kırık. Bat For Lashes’ın müziği işte tam olarak bu saydıklarım. Aslında bu sıfatlar Bat For Lashes’ın müziği kadar Natasha Khan için de geçerli. Öyle biri ki, tıpkı cadılar bayranında tavşan kostümünü giyip kapı kapı gezerek ‘’şaka ya da şeker’’ diyen çocuklar gibi...Ve Bat For Lashes şimdi ikinci albümü Two Suns’la karşımızda, ben de kalite kontrolde naçizane kritiğimle karşınızda olacağım. Kabuslu rüyalar diliyorum.



Kalite Kontrol (Fur And Gold)

Natasha Khan yeni bir albüm çıkarmış. (Tanıyamayanlar için; sahne ismiyle Bat For Lashes.) İlk albümü Fur And Gold’dan sonra yeni albümünün ismini Two Suns koymuş. Hah burada bir duralım ve incelememize albümün isminden başlayalım. Albümünün ismini Two Suns koymuş. Çünkü; albüm, dualizmi yani ; Natasha ve alter egosu Pearl’ün birbirleriyle mücadelesini anlatıyor. Efendim dergiye yazmaya başladığımdan beri bütün deliler beni buluyor diyordum ve sağolsun Khan ablamız da beni utandırmadı:) Bat
For Lashes’ın ilk albümünü bendeniz çok sevmiştim lakin bu albümü ilk dinlediğimde, Fur And Gold’u ilk dinlediğimde hissettiğim etkileri hissedemedim. Amaaaa ikinci kez dinlediğimde albüme daha bir kanım kaynadı.Üçüncü kez dinlediğimde ‘’Dur şu şarkıyı bir daha dinleyim’’ dedim ve ondan sonraki dinlemelerimde bu albümün ilk albümden ‘’daha’’ iyi olduğu kanısına vardım. Biraz zaman isteyen bir albüm. Two Suns’ın (ismindeki benzerlikten de anlaşılacağı gibi), içeriğini ve konusunu en iyi anlatan Two Planets şarkısı. Bu şarkıda, varolan tüm zıtlıkları ve bu zıtlıkların ancak birbirleriyle varolabileceğini epik bir masalla anlatıyor Natasha Khan. Diğer albümüne göre daha deneysel, yenilikçi ve sözlerine daha odaklanılması gereken bir albüm. ‘’Daniel’’ şarkısı, elektro - popa yakın olması özelliğiyle diğer şarkılardan biraz daha farklı. Albümün çıkış şarkısına ismini veren Daniel, bizim karate çocuk Daniel LaRusso’nun da ta kendisi. Hatta öyle ki; Natasha Khan’ın, Daniel single’ının kapağında sırtına resmedilmiş bir karate kid var. ‘’Siren Song’’ şarkısında ise alter egosu Pearl’den bahsediyor. Hatta Pearl’ün nasıl göründüğü hakkında da bazı ipuçları veriyor. Bu şarkıda Pearl’le bi nevi konuşmalarını, içindeki iyilik ve kötülüğün çekişmesini yükselip alçalan kalp ritimleri eşliğinde dinliyoruz. Albümün bütününde bas, perküsyon ve vokal ön planda tutulmuş. Albümün en güzel ve son şarkısı The Big Sleep’te büyük isim Scott Walker eşlik ediyor Khan’a. Şarkıda geçen ‘’bu bir vedadır’’ sözleriyle albüme de veda ediyoruz. Doktor tavsiyesi olarak bu oldukça karanlık ve huzursuz ama çok başarılı, sevilesi albümü bir akşam bir de gece yarısı aç karına dinlemenizi öneririm. Sağlığınız açısından sabahleyin sakın ama sakın dinlemeyin derim zira intihar etkisi yaratabilecek kadar güçlü bir albüm olmuş :)
Not:4/6

Not: Puanım değişti mi bu yazıyı yazdığım günden beri? Hayır!:)
(Bu yazımı redro'ya armağan ediyorum, onun için gelsin.. :)
***Gelecek kritiğim Vampire Weekend için olacak, beklemede kalın, dergi çıktığında buraya da aktaracağım :)





1/17/10

Takıntılı Olmanın Sevimsizliğini Seven Deli



Sabah olmuştu.. Uyuyordu ama sabah olduğunu hissedebiliyordu. O sırada rüyasında cenneti göremediği için en iyisi kalkmak diye
düşündü uykusunda. Gözlerini açtı ve anlamsız bir şekilde tavana baktı uzun uzun. Kendi kendine ''niye hiç bir şey düşünmüyorum şu anda'' diye düşündü..

Ağzı kurumuştu ama canı su içmek istemiyordu, masasının ucunda duran sigara paketini gördü ve ona doğru yöneldi. Ağzı daha da kurudu..

Sabah sevimsizliği.. Kuşlar yine cıvıldıyordu, kulaklarında cik cik sesleri, dayanamıyordu bu sevimsizliğe. Her sabah aynı işkence..

Mutfağa gidip kahve için su koydu kettle'a. Sonra kettle'ı evine ilk çamaşır makinesi alan öğrenci gibi izledi.. Suyun fokurdamısını bekliyordu sabırsızlıkla. ''Hadi yaaa fokurda artık offf'' dedi. En sonunda fokurdadı.. Derken.. En sevdiği kupasına baktı ve bulamadı, başka kupada içmek istemiyordu kahvesini. Hayır bulmalıydı bir an önce en sevdiği kupasını.. Bir yandan sıcak suyun soğuduğunu bildiği için daha da panik oldu. Bir daha fokurdamasını beklemeye tahammülü yoktu. En sonunda buldu kupasını.. Çok zaman geçmemişti ama emin olamadığı için kettle'ın düğmesine bir daha bastı. Neyse ki bu sefer çok beklemedi. Kahvesini hazırladı ve bir sigara daha yakıp içmeye başladı. Bir yandan ''hazırlansam iyi olacak'' diye düşündü ve gardrobunun kapısını araladı. Kafasında giymeyi planladığı bir kıyafet vardı onu giyecekti. Saate baktı geç kalıyordu. Baktı baktı dolabına bulamadı istediği kıyafeti. Zaten o dar ve karanlık dolaptan istediği kıyafeti bulmak çok zordu. Çünkü o şanssız biriydi. En önde olamazdı hiç bir zaman sevdiği kıyafet, hiç ummadığı bir yerden çıkacaktı emindi. Sonra saate bir daha baktı iyice telaş yaptı. Başka kıyafet giymek istemiyordu. O, istediği, daha önceden giymeyi planladığı kıyafeti giyecekti. Sonra dolabının içindeki kıyafetleri yere döktü.. Sürekli aynı şeyler oluyordu. ''Tanrım madem dağılacak hep, kıyafetlerimi dolaba koymamın anlamı yok ki?''dedi.. En sonunda buldu giymek istediği kıyafeti. Bulmak istediği kıyafeti bir görseniz.. Sanarsınız çok güzel bir elbise.. Hayır, onca kıyafetinin içinden düz, desensiz bir t-shirt buldu çıkardı. Giyindi ve aceleyle evden çıktı. Karşıya geçtiğinde içinden ''acaba pencereyi kapadım mı?'' diye düşündü. Sonra sesli bir şekilde ''kapamışımdır herhalde'' dedi. Sonra ''acaba dış kapıyı tam olarak kapadım mı?'' dedi ve kendi kendisine yine cevap verdi: ''bir gidip emin olayım en iyisi'' Karşıdaki yaşlı teyze şaşkın şaşkın bakıyordu, kendi kendisiyle konuşan bu garip kızı görünce. Apartmana koşarak geldi, ikişer ikişer merdivenleri çıkmaya başladı. Ne eksik ne de bir fazla. Baktı ve kapamış olduğunu gördü. Sanki kapanmamış olsa daha iyiymişçesine kendi kendisine küfrett: ''Salak, kapamışsın işte'' dedi. Tekrar ''ikişer ikişer'' merdivenleri indi hızlı hızlı. Apartmandan çıktı karşıya geçti. Kırık dökük kaldırımın kenarındaki dört tane taşın üzerine basarak geçti. Sonra tekrar kaldırımı ortaladı ve koşmaya başladı. Durağa geldiğinde otobüs onu beklemiyordu tabii ki. Çünkü bu onun için büyük bir şans olurdu. Bekledi bekledi bekledi otobüs bir türlü gelmek bilmiyordu, herhalde o gelmeden hemen önce gitmişti.. Bayağı bir bekledikten sonra en sonunda otobüs geldi ve otobüse bindi. Tahmin ettiği gibi hiç boş koltuk yoktu. Otobüsün ortasındaki demir tutacakların olduğu boşluk bile doluydu. Çaresiz kendisi de ufak tefek olduğundan sığabileceği bir boşluğa girdi beklemeye koyuldu. En sonunda ineceği durağa geldi fakat inebilene aşk olsun! Bir türlü kapıya yanaşamıyordu, en sonunda ufaklığının avantajını kullanarak birisinin kolunun altından sıvıştı ve kendisini otobüsün kapısından adeta uçurumdan atlıyormuş gibi dışarı attı. Saatine baktı.. Geç kalmıştı. Taksiye bineyim bari dedi.. Taksiye bindi, taksici de ona karşıydı tüm dünya gibi. Tin tin gidiyordu. Sinirlenip, ''biraz daha acele edebilir misiniz'' dedi, kız. Taksici, ''tamam abla'' dedi. En sonunda gelmişti fakat geç kalmıştı.. Sonra kendi kendisine küfretti. ''Salak, niye taksiye bindin ki zaten geç kaldın bir de o kadar para baydın boşu boşuna'', dedi.

Aksam eve gelirken yine kaldırımın kenarındaki dört taşın üzerinden geçti. Bir an önce eve gitmek istediği için eve doğru koştu. Her gün bunu yapıyordu. Evine koşarak gidiyordu. İçinden de ''Senin her gün bu yolu sırf eve çabucak gidebilmek adına, sırf o yolu yürümeye üşendiğin için koştuğunu görse tanıdıkların ne derlerdi acaba?'' dedi ve sesli bir şekilde kahkaha attı..

Gece yatağına uzandı.. Perdeyi araladı her gece yaptığı gibi yine gökyüzüne baktı. Çocukken izlediği filmler miydi yoksa okuduğu masallar mıydı onu böyle yıldızlara bakıp hüzünlendirme saçmalığını yapmasını sağlamasını bilmiyordu fakat bunu yapmaktan zevk alıyordu.. Alt tarafı bir yıldızdı alt tarafı bir aydı.. Ne saçmaydı, tam bir film tadında.. Belki de filmlerde yaşıyordu ya da kitaplarda. Belki de kendisini kahramanlaştırmak istiyordu. Hayatındaki boşlukları doldurabilmek için kendisini ''önemli'' hissedebilmek istiyordu, onun amacı kendisini ''önemli'' hissettirmek değildi. O sadece hissedebilmek istiyordu.

Not:Resimde kenarda yürüyen benim.

1/11/10

Aspava ''Hassas Bölge''



Soldakiler:
Tolga Akyıldız(Hürriyet,takstar galaktika), Hicri Bozdağ(Rock Station), Armağan, Melis Danışmend(ex üçnoktabir) ve Ayhan Abayhan(ex Rolling Stone, Blue Jean.)


Sağdakiler:Bendeniz, Çağlan Tekil(non serviam, laneth, radio eksen, Blue Jean, özümdençoksevidiğimyeganedostarkadaşaileherşeyim), Egemen, Larissa Beril Akkoyun, Doğu Yücel(Kitap yazarı, Blue Jean, çok sevdiğim dünyanın en temiz kalpli şaşkın insanı ha bi de Iron Maiden fanı:)

Rock'n Dark Ankara ayağı İstanbul Müzik camiasını Ankara'lılarla buluşturdu (Hı gerçi ben İstanbul müzik camiasına Ankara'dakinden daha yakınım o ayrı konu:p) Aslında şu sıralar bildiğiniz üzere pek evden çıkmak istemiyorum değil ki konser neyime falan gidicem. Ama İstanbul'dan arkadaşlarım geldiği için gitmek mecburi oldu tabii. En büyük etken gitmemdeki; Çağlanın bi önceki gelişinde Çağlancığımla buluşmayarak yaptığım hödüklüğü ve özlemi gidermekti.

İlk önce otele gittim. Dedim ''Çağlan Tekil'in yanına çıkıcam.'' ''Kaçıncı kat?'' diye sordu. ''2.kata gidicem'' dedim. Adam bana ''burada 3. katta gözüküyor oda numarası'' dedi. ''Sorun değil ben halladerim''dedim. Adam bana'' kaybolmayın ama ama''dedi. Ben tabii yüzümde ''hıı'' ifadesiyle ''yok canım kaybolmam'' dedim ve asansöre bindim. Efendim otel odasına bi girdim içkiler sigaralar falan.. İçeride Mehmet Tez, Şafak Ongan, Melis Alphan, Melis Danışmend, Tarkan Gürol, Ayhan Abayhan, ben ve Çağlan vardık. Oturduk dream tv'yi açtık. Şafak sürekli ''Bak yaa kanalın güzelliğine bak'' diyip durdu.(Kendi kanalı diye söylemiyor:p haha)
Sonra yemek yiyelim dedik ve yemeğe gittik. Tabii ben yemedim kola zero içtim sadece, aç diilim bu aralar:/

Bla bla bla ayy çok sıkıldım atlıyorum yarısını...

Gittik dip sahneye, aman aman ne görelim bir de! Mübarek ekmek kuyruğu oluşmuş sanki kapıda.''Ayy milletin işi gücü mü yok da gelmiş bu kadar'' diye elitlik yaptım ilk önce:P Sonra içeri girdik. Bi masa bulduk şöyle sahneyi gören gayet klas bi masa. Oturduk yerleştik anam anam bi de baktım ne göreyim masada rezerve yazan bi peçete var kocaman. Bi de servis yapılmış bardaklar peceteler konmuş falan. Ben de peçeteyi aldım yuttum:P ahah yok yok arkaya attım:D Sonra herkes doluştu falan tabii boyunlarında görevli kartı olan ve ellerinde juri oylama kağıdı bulunan adamlara kalkın demediler çünkü sanırım bize rezerve sandılar masayı haha=) Sonracıma herkesler geldi oturduk sex on the beach içtik jim beam falan vardı ben pek içemedim gerçi hap aldığım için. Şarapçı olarak şarap içtim biraz=) En son masaya baktığımda her yer içki şişesiyle doluydu. Her yer dediysem abartmıyorum! Çağlancım sağolsun bütün içki şişelerini yere düşürdü, gece boyunca şırannnk çaaat diye sesler duyduk. Bununla da yetinmedi aşağıda oturan kızın kafasına içkisini döktü=)))) Sonra bana dönüp ''Özge çok korkuyorum'' dedi ve cesaretini toplayıp cebindeki selpak mendili verdi hatuna=)))

3 grup katıldı yarışmaya juri ve seyirci oylamalarıyla birinci Sade isimli grup oldu. 3 gruptan en iyisi de oydu zaten bana göre. Sonra ödüllerini Manga Ferman'ın elinden aldı grup. Neyse ki kazandığı için grup şarkı söylemedi de beni sıkıntıdan kurtardılar:p

Bütün basın, müzik camiası, juri üyeleri, organizatorler sanki en büyük ergen Manga fanıymışız gibi sandalye ve masaların üstüne çıktık ve şarkılara eşlik ettik. Ama suçu Çağlan'a atıyorum çünkü ilk o çıktı arkasından Melis arkasından ben arkasından Zeynep Okyay onun arkasından Birsen Birdir(Hatta benim arkamda duruyordu, boyu kısa olduğudan yavrum baya bi çabaladı sahneyi görebilmek için:) Hah unutuyordum gece boyunca ''Ferman ceketini çıkaaar''diye bağıran Şafak Ongan da çıktı masanın üzerine, hop hop hopladı tüm gece. Mehmet Tez klaslığını hiç bozmayarak hoplamadan azcık ucundan şarkılara eşlik ederek arkadan takip etti konseri=)

Neyse eğlendik falan filan gruplara hiç girmiycem. Gecenin en güzel olayı bana göre Aspava'ydı. Yemişim konseri falan. Aspava ''hassas bölge''ye gittik Çağlan ısrar ede ede herkesi ikna etti. Ben yine çok bir şey yemedim fekat Tolga ''ben yiyemiycem bak ye n'olur n'olur'' dedigi icin, iki tane dürüm götürdüm, tadına doyamadım mükemmeldi. Evet ben şunu anladım ki belki depresyondayımdır diyedir ama artık doymuşum, nedense sıkıntılar basıyor beni herhangi bi organizasyonda toplulukta falan uzun süre kalamıyorum, böyle herkesi biliyormuşum gibi hissediyorum. Dünyanın dedikodusu var elimde napsam kitap mı yapsam BEN DE! =)
Velhasılıkelam aspava aspava güzel aspava demek istiyorum=)

Not:Kadın olmak zor; topuklu çizmemden dolayı gece boyu ayaklarım sızım sızım sızladı.
Not2:Dip sahneye bi havalandırma falan yapsınlar yahu 3kilo verdim resmen terlemekten!
Not3:Eve sabaha karşı bi geldim bilgisayarım çökmüş:/ Uzun zamandır ilk defa dışarı çıkayım dedim resmen bilgisayarım bana trip atmış ya şaka gibi, talihsiz özge:(

1/1/10

Almodovar'ın Patty'si benim.



Almodovar'ın Patty'si..
Francisco Franco'nun kırk yıl süren diktasından kurtulan eski, geri kalmış, köhne İspanya demokrasiye geçerek ani bir değişimle avrupanın yükselen ülkesi olmayı başarabilmiş, Madrid sadece ucuz bir tatil kaynağı olarak görülmekten kurtulmuş ''movida Madrilena''ya(Madrid Hareketi) geçiş yapılmıştır. Bu ispanyolların kendi değimiyle ''transicion'' olarak adlandırdığı değişimdir. 80'li yıllarda bu ''transicion'' ülkeye ve halka özgürlük getirdi; sanatın önü açıldı, insanlar daha çok okumaya öğrenmeye ve en önemlisi daha aktivist olmaya başladılar. Yani tam anlamıyla İspanya zincirlerini kırdı. Bunda Londra'nın da etkisi büyüktü. Fakat bu özgürlük içerisine uyuşturucu, eroin ve fahişe ticareti de girdi. ''Fakat'' dedim ama aslında fakat'lık bir durum yok ortada. Olağan ve olması gereken buydu. Özgürlüğün olduğu yerde yanlışıyla(göreceli) ve doğrusuyla her şeyin varolması gerekir. Zıtlıklar varolduğu sürece insan seçimlerinde özgürleşebilir. ''Özgürlüğün geldiği gün o gün ölmek yasak!''

Sevgili Pedro'yla tanışmam Movida Madrilena kavramı sayesinde oldu. Pedro her zaman cesur olabilmeyi başarabilen ve şahsına münhasır bir insandı. Kelimelerle onu tarif etmeye çalışmak kullanmadığım bütün kelimelerin fırsat maaliyetine ve Pedro'ya haksızlık olur o yüzden bunun için çırpınmamalıyım.

Pedro normal biri değil. Ben de değilim. Pedro deli, ben de deliyim. Pedro akıllı, ben de akıllıyım. Pedro sadece yazar ya da yönetmen değil; şahsına münhasır bir insan. El Corte İngles'e bile gittiğinizde o hıncahınç kalabalığın içinde onu ve aura'sını farkedebilirsiniz. Hayatım boyunca hep anormal insanlar dikkatimi çekmiştir. Akıllı, hırslı, tek düze hayatı olan, çalışkan, çok mutlu insanlardan hep kaçmışımdır. Ve sevememişimdir. Nedendir bilmem ama sanki hayal kuramıyorlarmış gibi gelir bana.. Hayalsiz bir dünyada yaşamak ise o kadar can sıkıcı ki. O yüzden bu insanlar da benim için işte can sıkıcı..

Pedro'nun en sevdiği kadını Patty Diphusa'dır.(Kendisi de öyle der.) Bense Patty'i hem kıskanıyorum hem de çok seviyorum. Kıskanıyorum çünkü; bırak en sevdiği kadın olmayı, Pedro'nun kadınlarından biri olmayı bile çok isterdim. Ama Patty kadar ''kadar'' değilim. Bunun bilincindeyim. Belki de o yüzden Patty'i çok seviyorum. Ben olamadığım için. Benim olmayan ve olamadığım şeyler daha önemli benim için. Bir adım ötemde onlar. Onlara ulaşamamanın bilincinde olup ulaşmaya çalışmak ise ancak ''Özge''nin yapabileceği bir şeydir. Kesin sonuçlar ve ortada olan gerçekler hayal gücümü ve kendi gücümü hafifletiyor. En son isteyeceğim şey dediğim gibi; hayalsiz kalmak..


Patty, movida'nın bir simgesi, pedro'nun içindeki kadın, kahraman(insanların asla sahip olamayacağı bir karaktere sahip olmasndan dolayı), hayatın ve hayat içinde geçen olayların başlangıcı ve bitişi, orospu değil, orospulara her daim saygısı olan porno yıldızı, 80'lerin cesur dişli kadını, 90'ların inzivaya çekilen hüzünlü orospusu'dur. Daha sonrası ise ....... Kocaman bir boşluk. ''Ah pedro bu yapılır mıydı?'' diyorum her seferinde kendi kendime.. Patty Diphusa'nın hikayeleri ve anıları bir anda kesiliverir. Patty yaşıyor mu? Patty öldü mü Pedro? Patty'e n'oldu?

Sanırım Almadovar Patty'i bir sayfa atlayıp bırakarak(her ne kadar Patty bu duruma Pedro'ya içerlese de) en iyisini yaptı. Hatta yapmak zorundaydı. Çünkü Patty Diphusa sonsuzluğa giden bir yol. Sonu yok. Kahramanların sonu olmamalı. Onlar 'normal' değillerdir..

Sevgili Pedro..

Patty gibi çok ukala ve ne istediğini bilen hayata dişini ve tırnaklarını geçirebilen(Patty'e yansıttığı karakter gibi) birisin. ''Bu kitaptan çok şey beklemeyin'' diyebilecek kadar ukala hem de!!.

Seni ve Patty'i iyi bir insan ve ukala, inat bir kahraman olduğun için seviyorum..

Cesaretinden feyzaldım, hayatın hüzünlü orospusu olarak yoluma devam ediyorum, ölüme inat!